16 Aralık 2015 Çarşamba

CEMAAT'E VURMAK MASUMİYET KARİNESİ Mİ?


Cemaat’e yakın ya da sempatisi olan kim haksızlığa uğrarsa, bir kısım meslektaş “Etme bulma dünyası”kabilinden basmakalıp cümlelerle değerlendirmeler yapıyor. Böylece, hem iktidara şirin görünme imkânını buluyor hem de “tarafsızlık” algısı yaratıyor: “Ben hükümetin usulsüzlüklerine karşıyım ama, arkadaş, bunlar da güçlü olduklarında kimsenin gözünün yaşına bakmıyordu… İlhan Selçuk’u nasıl da tutukladılar? Türkân Saylan’ın evini aradılar. Kuddusi Okkır cezaevinde kanserden ölmedi mi?” 

Bu itirazlar hep, 3-5 isim etrafında dönüyor. 

ARADAKİ FARK 

Arada dağlar kadar fark var: 

1) Ergenekon, derin devlet, Kontrgerilla, Özel Harp Dairesi, darbeler, askerin siyasete müdahalesi, Türkiye’nin bir gerçeği. 

Fethullahçı Terör Örgütü, askerin başlattığı bir algı operasyonundan, bir masaldan, cadı avından, McCarthycilikten ibaret. Ne silâh var ne de cinayet… Olmadığı için, bütün faili meçhul cinayetleri FETÖ’ye yüklemek istiyorlar. Galiba Veli Küçük ve Cemal Temizöz de Gülen’in müridleriydi!!! 

2) İlhan Selçuk ya da Mustafa Balbay gazeteciydi ama darbeci askerlerle işbirlikleri vardı. Hatta o işbirliğini anlatan satırları, Balbay, ileride anılarında yayınlamak üzere kaleme almıştı. Ama Mehmet Baransu farklı; darbenin değil, haberin peşinden koşan bir gazeteci. Çok önemli belgelerin ortaya çıkmasına vesile oldu. Plan Semineri’ne katılan ve “sıra dışı” konuşmalarıyla suçüstü yakalanan Balyozcular onu hiç affetmedi. 

HATALI MUKAYESE 

“…Siz İlhan Selçuk’a şöyle yaptınız… Sıra Baransu’ya, İlahiyatçı Profesör Suat Yıldı-rım’a, Ekrem Dumanlı’ya gelince mi sesiniz çıkıyor?”
Bu mantık, tam bir aldatmacadan ibaret. Zira darbelere karşıysanız, askerle işbirliği yapan gazeteciye de karşı çıkacaksınız. Bugün sivil bir diktanın kurulmakta olduğunu düşü- nüyorsanız, sivil darbenin propaganda aracı haline gelmeyi de reddedeceksiniz. 

İlahiyatçı Profesör Suat Yıldırım ya da eski AK Parti milletvekili İlhan İşbilen tutuklandı- ğında, İlhan Selçuk’un hatırlatılması neye benziyor biliyor musunuz? Kemal Kılıçdaroğlu, en ufak bir özgürlük talebinde bulununca Tayyip Erdoğan’ın Milli Şef dönemini hatırlatmasına, o tarihte camilerin ahır yapıldığını söylemesine… 

Ya da Selahattin Demirtaş’ın, devamlı PKK ile imtihan edilip Diyarbakır, Şırnak, Mardin, Hakkâri’de yaşayan halkın devlet terörüne teslim edilmesine… Bu vahim duruma “Ama onlar da hendek kazıyor” diye göz yumulmasına… 

TEK KATMANLI YORUM 

Toplum ve siyaset, yalın ve tek katmanlı bir olgu değil, birbirini etkileyen karmaşık bir dizi düşünceler ve hadiseler yumağıdır. Sebep-sonuç ilişkisine kısa yoldan varmak arzusu, yanlış denklemler kurulmasına yol açar. 

Birinci önerme: Milli Şef döneminde camiler ahır yapıldı… 

İkinci önerme: Milli Şef CHP’liydi. 

Sonuç: Kemal Kılıçdaroğlu da CHP’li; demek o da camiyi ahıra dönüştürebilir. 

1) Yanlış mantıktan hatalı sonuç çıkar. 

2) Bir kere Ergenekon, ya da derin devlet Türkiye’nin gerçeğiydi. 

3) Bazı gazeteciler askerle AK Parti’yi devirmek için işbirliği yaptı. Kaldı ki operasyonları düzenleyen polislerin alnında “Cemaatçi” yazmıyordu. Bu ilişkiyi nasıl kuruyorlar? FETÖ’nün askere kumpas kurduğuna dair somut deliler mi var? Askeri vesayetin çilesini çeken herkes, liberaller, demokratlar, AKP’liler, solcular ve tabii ki Cemaat’e yakın kalemler bu operasyonları destekledi. Nitekim iyi de oldu. Askeri vesayet sona erdiği gibi, gazeteciler ya da akademisyenler de işbirlikçi olmanın yanlışını artık kavradı. 

YÖK yasası değişeceği vakit, rektörlerin gizlice Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur’u makamında ziyaret edip, “Hepimiz Kubilay gibi şehit olmaya hazırız” dediğini unutmadık. 

Sadece o mu? Özden Örnek Günlükleri… Plan Semineri tutanakları… AK Parti kapatma davası… Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı se- çilmesine başörtüsü tepkisi… Cumhuriyet Gazetesi’nin “Tehlikenin farkında mısınız?” reklamları… Cumhuriyet mitingleriyle, Şener Eruygur’un başkanlığını yaptığı Atatürkçü Düşünce Derneği’nin ilişkileri… Kazılarda ortaya çıkan silahlar… Andıçlar… Askere ait kara propaganda siteleri… 

Şimdi bunları yok sayıyoruz. Bütün bunlar kumpas!!! Kumpası kuran da Cemaat!!! 

Sabret gönül… Elbet bir gün hakikat ortaya çıkacak. 
UMUT 

“Düşmezse düşmesin yakamızdan ölüm. Bizim üstümüze güneş doğacak gülüm. Gülüşüne bir kurşun sıksa da ölüm. Unutma ki umuda kurşun işlemez gülüm…” 

Nazım Hikmet

GAZETECİ-ASKER 

Mustafa Balbay’ın not defterinden:

Tarih: 16 Ocak 2004… 

Saat: 9.30-10.40 

İlhan Selçuk: Kritik bir dönem. Devletle tanışıyorlar. Bakarsınız, iktidarda kalmak için ne yapmamız gerekir diye düşünebilirler. 

Şener Eruygur: Benim bunlardan umudum yok. Bunların beyni uyuşmuş. Bunların yetişmesi böyle. İlhan Selçuk: Tabii biz sizinleyiz… Ben çok şey yaşadım. 9-11 yaşadık. (9 Mart hazırlıklarının, 11 Mart’ta Faruk Gürler ve Muhsin Batur’un sol ağırlıklı darbeye katılmaması üzerine tamamen istikamet değiştirmesi ve 12 Mart muhtırasıyla solcuların hedef alınması kastediliyor. NI) Böyle olmasın isterim. Bir kez daha biz yenilen tarafta olursak hiç istemiyorum. Bundan korkuyorum. 

Şener Eruygur: 
Korkunuzu anlıyorum, endişeniz olmasın. Ona dikkat ediyoruz. 

İlhan Selçuk: Uluslararası dengeler çok önemli. ABD ne yapar? Bunlara destek veriyor. 

Şener Eruygur: Bizim onlara (ABD’ye) bunların o kadar güçlü olmadığını anlatmamız lâzım. 

*** 

O tarihte Şener Eruygur Jandarma Genel Komutanı’ydı. Özden Örnek günlüklerinden de anladığımız kadarıyla Sarıkız Planı darbe hazırlıkları içindeydi.

7 Aralık 2015 Pazartesi


Tolga Tanış


Fethullah Gülen’in Amerika’daki evi

19 Haziran 2009

Okyanusun öteki ucunda, 70 milyonluk bir ülkede her gün adının etrafında kıyametler koparken, burada bir günü nasıl geçiyor, öğrenmek için. Türkiye ne kadar gürültülüyse, burası o kadar sessiz. Türkiye’de herkes ne kadar sinirliyse, buradakiler o kadar rahat. Ağaçların ortasında, serin, sakin bir çiftlik burası. Bir durum kendi içinde ancak bu kadar ironik olabilir.




Kapıda duruyordum. Orta yaşlı biri geldi. Üstünde kumaş pantolon ve dışarı sarkıttığı düz beyaz gömleğiyle karşıdaki mescidin önünde oynayan çocukları izlemeye başladı. 9-10 yaşlarında, 10 kadar çocuk, aralarından uzun boylu olanın tuttuğu topun etrafında koşturup duruyor. Bir süre sonra, artık bir tanesi rahatsız oldu. Uzun olan topu vermiyor diye... Orta yaşlı adamın yanına geldi ve bir şeyler söyledi. Adam da çocuğa “Cevdet’in oğlu Esat değil mi o. Çok haşarı. Halbuki büyüklerin daha akıllı davranması lazım” dedi. Sonra kapıdaki görevliye selam verip çıktı.

Sonra bulaşıkçı geldi arabasıyla. Kapıdaki görevliye benim filmleri indirdin mi internetten, dedi.
Sonra bir muhasebeci geldi. Üstünde kumaş pantolon ve dışarı sarkıttığı düz beyaz gömleğiyle... Beni New York’a gezmeye götürecek misin cuma günü, diye sordu.

Sonra çocuklardan ikisi geldi. Annemizi ara, bizi alsın, sıkıldık dedi.
Arada herkul.org sitesinde Fethullah Gülen’in açıklamalarını dinliyorum. İşte kapıdakileri izlerken, benim de Gülen’in orada yaptığı konuşmalar aklıma geldi. Burada yaşayan en gergin kişi galiba o, diye...

ADI ‘KAMP’ Gülen’in, Manhattan’a 140 km. uzaklıkta, Saylorsburg kasabasında yaşadığı çiftliğe “kamp” deniyor. 21 Mart 1999’da gelmişti Amerika’ya. New Jersey’de kısa bir süre için kullandığı ev dışında, aşağı yukarı 10 yıldır burada.
Arazi, 1993’te yakın arkadaşı Necdet Başaran tarafından satın alınmış. Golden Generation (Altın Nesil) Vakfı adına, Türkiye’den gelecek öğrencilere eğitim verilmesi için. Ancak Gülen 28 Şubat döneminde Türkiye’den ayrılınca, kendisine tahsis edilmiş.

7 ÇALIŞAN VAR Kampta, biri inşaat halinde 9 müstakil ev var. Bu evlerden birinde Gülen kalıyor. Diğerleri ise ziyaretçiler için misafirhane, yemekhane, mescit olarak kullanılıyor.
İçeride aşçı, bulaşıkçı, teknisyen, kapı görevlisi, toplam 7 hizmetli var. Hepsinin evleri kampa yakın yerlerde. Aileleriyle 1000-1500 dolar arası kiralık evlerde kalıp, Golden Generation’dan maaş alıyorlar.

ÇEKİRDEK KADRO Gülen’in dışında kampın diğer sakinleri ise çekirdek kadrodakiler. Bunların arasında en önemlisi, Gülen’in yeğeninin eşi Cevdet Türkyolu. Türkyolu, Gülen’in asistanı gibi. Bütün özel ihtiyaçlarıyla o ilgileniyor. Arada kendi evinde ağırlıyor. Görüşmek için randevu isteyenler de önce ona iletiliyor.

VİZE PROBLEM Türkyolu dışında diğer önemli kişi, doktoru Kudret Ünal. Çalışanlar “Doktor Abi” diyor ona. Normalde Gülen’in devamlı yanında olması isteniyor ama vize sorunu var. O yüzden yılın ancak 6 ayı kampta kalabiliyor. Kendi gelemediği zamanlarda ise yerine Türkiye’den başka bir doktor gönderiyor.

Saylorsburg’a taşınan Türkler

Dünyanın her yerinden ziyaretçiler geliyor kampa. Endonezya’dan Brezilya’dan... Ancak kampa girmek için mutlaka randevu almak gerek. Bunun için de, referans vermeniz isteniyor. Kapıdaki giriş çıkışlar çok sıkı. Randevusuz gelen cemaat yöneticileri bile geri çevriliyor. Benim orada bulunduğum gün, trafik hiç bitmedi. Sordum, etrafta oturan ve sırf Gülen Saylorsburg’da oturduğu için bu kasabaya taşınan Türklermiş. 5 aile varmış bu şekilde. Onların giriş çıkışı da daha kolay. Mesela arabadan inip kapıdaki görevliye cep telefonlarını vermek zorunda kalmıyorlar. Randevu alanlar, etraftaki Türkler ve çalışanlar derken, kampta her gün en az 30 kişinin bulunduğunu öğrendim.

İkindiden sonra sohbet var

Kampta bütün gün toplu namaz kılınıyor ama gelenler, özellikle ikindi namazına geliyorlar. Çünkü Gülen, eğer sıra dışı bir durum yoksa, her gün ikindi namazından sonra mutlaka bir konuşma yapıyor. “Sohbet” diyorlar buna... Sohbetlerin konusu değişiyor. Bazen politik olaylar hakkında konuşuyor bazen de dini meselelerden. Konuşmalarının hepsi kameraya alınıyor. Sonra bazıları herkul.org’da yayınlanıyor. Yayınlanacaklara kim karar veriyor dedim, çalışanlardan biri, etrafındakilerin tavsiyesiyle belirleniyor, dedi. Teknik eleman Emrullah kayda alan kişi. Ama içerikte asıl etkili olan, Osman Şimşek. Gülen’in yetiştirdiği öğrencilerinden.

Sizden bir şey olmaz

Kampta yaşları 25-35 arası, ilahiyat mezunu, 5 de öğrenci var. Gülen, bu öğrencilere yakın zamana kadar düzenli ders veriyormuş. Çalışanlardan biri, “Son 1-2 yıldır artık ders vermiyor” dedi. Niye, dedim. Sinirlenmiş çünkü. “Hocaefendi tanımadıklarına bir şey demez ama sevdiği insanlara kızabilir. Onlara da kızdı. Sizden bir şey olmaz deyip, azarladı” dedi.
Etrafındakilerle ilişkisi çok mesafeli. Kimse soru soramıyor. Konuşabilmek için de ancak onun bir şey demesini bekliyorlar. Hiç yakınlık kurmaz mı, dedim birine. Çocuklar nasıl diye sorduğu oluyormuş arada. Saygı mı, korku mu, bilmiyorum.

En fazla 2 saat uyuyor

Fethullah Gülen, bugün 68 yaşında. Şekeri yüzünden her gün ensülin iğnesi vuruluyor. Ayrıca kalp, mide, tansiyon için ayrı ayrı ilaçlar alıyor. Uykusuzluk problemi varmış. En fazla 2 saat uyuyor, gece kalkıp dolaşıyormuş. “Nasıl dayanıyor” dedim, “Hocaefendi’nin bünyesi çok sağlamdır” dedi biri. 8 yıl önce yaşanan tek bir olay dışında, şimdiye kadar hiç acilen hastaneye kaldırılması gerekmemiş mesela. Kasabada hastane olmadığı için, o zaman 15 dakika uzaklıktaki Stroudsburg’a götürmüşler. Bu arada 11 bin nüfuslu Saylorsburg’da polis de yok. Hiç olay yaşanmadığı için gerek duymamışlar. Ancak sorun şu ki, devlet, vahşi yaşam alanı sayılan bölgede evlerin etrafına çit de çekilmesine izin vermiyor. Bu durumda Gülen’in yaşadığı ev, ormanın ortasında Nasreddin Hoca’nın türbesi gibi kalıyor. Önü kapı, arkası açık. Hiç güvenlik sorunu yaşadığınız olmadı mı, diye sordum görevlilerden birine, “Olmadı” dedi. Ama sonra çit konusunda rahatsız olduklarını söyledi.

Olmadı, işportacılık yaparız

Dışarıdan baktığınızda, kamptaki yaşam doğrusu çok cazip. Eğer Fethullah Gülen’seniz, sürekli okuyor ve konuşmalar yapıyorsunuz. Ona yakın kişilerden biriyseniz, onun gücünden faydalanıyorsunuz. Önemli biri oluyorsunuz. Türkiye’yle konuşmalar, gelen giden misafirler, uzun sohbetler... Ancak bu tür durumlarda, ben daha çok, kendini bu işe vakfetmiş, aşağıda kalan yarı gönüllü insanları merak ederim hep. Konuştuğum kişiler, 30-40 yaş arası, bir mesleği olmayan ve cüzi bir maaş karşılığı kendini adamış insanlardı. “Gülen öldü, diyelim. Geçimini üstlendiğiniz aileleriniz var. Ne yaparım, diye düşünüyor musunuz” dedim birine. “Yooo hiç düşünmüyorum” dedi. “Hocaefendi ölürse, burası öğrenci kampı olarak devam eder” dedi. Sonra durdu, “Olmadı, taksicilik yaparım” dedi. Yanında başka biri oturuyordu. Güldü. O da, “Hiç olmadı işportacılık yaparız” dedi.

Cemaat efsaneleşen gücünün esiri oluyor...



06 Ekim 2010 tarihli yazıdan...




Türk toplumuna yepyeni bir efsane yaratılıyor. Bu efsanenin adı:Gülen cemaati.
1970-2000 arasında yaklaşık 30 yıl süreyle bir ölüm-kalım mücadelesi veren cemaat, şimdilerde inanılmaz bir güç atfedilen, ülkenin her kurumuna hakim, her gelişmenin altından çıkan, müthiş bir organizasyon konumuna girmiş durumda. Neredeyse, bir mafya gibi koordineli çalışan, her yerde bir adamı bulunan örgüt gibi sunuluyor.
Belki kimilerinin hoşuna gidebilir ancak önlem alınmazsa bu gizemli hareket bir süre sonra, iktidarlar tarafından tehlike olarak görülebilir. Eskiden cemaati sürekli şekilde asker izler ve örselerdi. Yok etmeye çalışırdı. Eğer bu gidiş değişmezse, ileride siyaset peşine düşer ve yok etmeye kalkabilir.
Gülen cemaatine yüklenen güç aslında müthiş abartılı. Gerçekleri de yansıtmıyor ancak öylesine bir efsaneleşme rüzgarı esmeye başladı ki, her gelişme cemaate fatura ediliyor.
Her şeyin altından cemaat çıkarılıyor...
Ergenekon-Balyoz davaları...
Türk Silahlı Kuvvetleri’nden sızdırılan belgeler... Operasyonlardaki hatalarla ilgili bilgi ve görüntüler...
Polis teşkilatının neredeyse en önemli noktalarının cemaatin adamları tarafından kontrol edildiği inancı...
AK Parti ile aynı pencereden bakmamaları hatta pek sevişmemelerine rağmen iktidarın cemaatten çekindiği, ne isterse yaptığı söylentileri...
Fethullah Gülen’in işaretiyle, referandum sırasında ülkenin dört bir yanında sürdürdükleri kampanya sayesinde EVET oylarının artmasını sağladıkları hakkındaki iddialar...
Bakanlık ve kilit kurumları kontrol altında tuttukları hakkındaki söylentiler...
Amerika’da oturan Gülen’in Amerikan yönetimi ile yakın işbirliği yaptığı, Washington ve İsrail’den aldığı direktiflerle hareket ettiği inancı...
Cemaat, ilgisi olsun veya olmasın artık her taşın altından çıkar oldu.
Bu efsaneyi, bazı karşı güçlerin pompaladığından da eminim. Örneğin, en son söylenti et fiyatlarının yükselmesinin altında cemaatinolduğu...
Cemaate orantısız bir güç atfediliyor...
Efsane gibi anılmak, bir güç olarak konuşulmak belki bazılarını keyiflendirebilir. Ancak sağlıklı düşünen herkes bu gidişin ne kadar tehlikeli olduğunu da görür. Nitekim, eminim kendileri de durumun farkındalar. Kendilerini anlatmaya çalışıyorlar ancak yetmiyor.
Efsane adındaki bu canavar her geçen gün büyüyor, devleşiyor.
Önü alınamadığı taktirde, dün askeri korkutuyordu, yarın sivil iktidarları korkutmaya başlayacaktır. Yargıyı ele geçirdiği, Anayasa Mahkemesi’ni kontrolü altına aldığı söylentilerinden tutun da, ülkedeki her olumsuzluk veya iktidarların sorumluluğunu bir başkasına atmak isteyecekleri her gelişme cemaatin kucağına atılacaktır.
Hiç abartmıyorum cemaat kendi gücünün esiri konumuna girmektedir. Ona atfedilen güç öylesine pompalanıyor ki, insanların kafasında müthiş bir koordinasyonla çalışan, her yerde gizli adamları bulunan, müthiş zengin ve ülkenin geleceğini kontrolünde tutan bir süper örgüt imajı yaratılıyor.
Bu efsaneye kendileri de katkıda bulunmuyor değiller.
İçlerinde, Gülenci olmayı bir üstünlük olarak görenler var. Bunu da açıkça gösteriyorlar. Oynadıkları oyunun ne kadar tehlikeli olduğunu göremiyorlar.
Gün gelir rüzgar döner, bu defa Gülenci avı başlar...
Ben Gülenci değilim.
Gülen hareketine karşı da değilim. Çok başarılı işler yaptıklarını, 28 Şubat sürecinde dahi çekinmeden yazdığım için, şimdi bu tehlikeye dikkat çekerken hiç art düşüncem de yok.
Bu ülke öyle bir ülkedir ki...
Bu toplum öyle bir toplumdur ki...
Güçlü olanı belirli bir süre için başının üstünde taşır, ağamsın der, gün gelir rüzgar döner ve aynı kişiler dün alkışladıklarını avlamaya başlarlar.
Bundan dolayı hislere kapılmadan, büyüklük komplekslerine girmeden, duruma iyi bir teşhis koymak ve ona göre hareket etmek gerekir.
Ne yapmak gerekir?
Nasıl hareket edilirse, tehlike azaltılabilir?

Cemaat hâlâ siperden çıkabilmiş değil...

07 Ekim 2010 tarihli yazıdan...

Gülen cemaati
 hakkındaki efsaneleri dün sizlerle paylaşmıştım. Bu cemaati diğer gruplaşmalardan ayıran en önemli unsur, kurmayı başardıkları mekanizmadır. Disiplinli, birbirlerine inanarak çalışmaları ve Fethullah Gülen hocalarına olan sadakatleri.
Türk toplumu, temelden disiplinsiz ve koordinasyonun ne demek olduğunu bilmediğinden dolayı, cemaatin faaliyetlerini, olduğundan da fazla yüceltiyor, abartıyor ve efsaneleştiriyor.
Cemaat, benim dışarıdan görebildiğim kadarıyla, son derece iyi organize olmuş bir görüntü veriyor. Kim ne yapacağını biliyor ve bir başkasının işine karışmıyor.
Vakıf çalışmaları, içeride ve dışarıdaki eğitim mekanizmaları iyi işliyor. Bu çarkı çevirebilmek için gereken mali katkı mekanizması da son derece başarılı. Para verenlerin bir bölümü isimlerinin dahi duyurulmasını istemiyor, diğer bir bölümü de karşılığını sormuyor.
İnanca ve sevgiye dayalı bir çark, dişlileri kırılmadan dönüyor.
Bu birlikteliği yaratan da Fethullah Gülen.
İşin temelindeki felsefe, muhafazakar, dini değerlere önem veren genç bir nesil yaratmak.
Ortada gizli saklı bir komplo yok.
Cemaat bir yerde, başarısının kurbanı olma yolunda denilebilir.
Cemaat siperde yaşadı ve bu sayede kendini korudu
Gülen cemaatinin böylesine başarılı bir performans göstermesinin bir nedeni iyi örgütlenmeleriyse, diğer nedeni yıllar boyunca özellikle asker tarafından inanılmaz bir baskı altında tutulmalarıdır. Sürekli izlendiler, sürekli davalar açıldı, sürekli cezalandırıldılar. Tüm vakıfları en küçük kuruşuna kadar defalarca (özellikle 28 Şubat döneminde) kontrolden geçti.
Kendi kendilerine öylesine bir koruma mekanizması oluşturdular ki, bu sayede hem kenetlendiler hem dayanışmalarını arttırdılar hem decemaati genişletmeyi bildiler. Kendilerini pek açığa vermemeyi, ortalarda konuşmamayı öğrendiler. Yıllar boyunca siperde yaşadılar. Her an kontrolden geçeceklerini bildiklerinden dolayı, hesaplarını hem iyi tutmayı hem de gizlemesini öğrendiler. Bu sayede ayakta kalabildikleri gibi, bu korunma mekanizmaları sayesinde etkinleştiler.
Haksızlığa uğramanın bir nevi ödülünü aldılar.
Ancak bu eski alışkanlıkları, devir değişmesine rağmen, hâlâ bir ölçüde devam ediyor. Devam ettikçe bu defa işin rengi değişiyor veefsaneye dönüşüyor. Cemaati tehlikeli gören kesimler de, gücü hakkında abartılı bir propaganda yapınca işin rengi değişiyor.
Her kurumda gizli bir casusu veya parmağı olan, gizli çalışan, tehlikeli bir örgüt havası doğuyor.
Perdeyi daha da aralamak gerekiyor
Aslına bakarsak, iki gündür dikkat çekmeye çalıştığım bu tehlikeyi,cemaat de görüyor. Ancak anlayabildiğim kadarıyla nasıl üstesinden gelebilecekleri konusunda pek fikirleri yok.
1999’dan bu yana Gülen cemaati siperden yavaş yavaş çıkmaya başladı.
Eskiyle karşılaştırıldıkları taktirde, çok daha fazla şeffaflaştılar. Kamuoyunun karşısına, cemaat adına konuşan yarı sözcü konumunda kişiler çıkarmaya başladılar.
Ancak yetmiyor.
Benim görebildiğim kadarıyla, eski dönemin alışkanlıkları kolaylıkla bırakılmıyor. Ön plana çıkmamak, Gülen hareketini fazla tartıştırmamak, mali kaynakları fazla konuşmamak gibi alışkanlıklar hâlâ sürüyor.
Kolay değil.
Zira böyle bir hareketi oluşturmak ve sürdürebilmek gerçekten zor. Eskiden baskılar varken, daha kolaydı da, şimdilerde giderek zorlaşacaktır.
Zira artık devir değişti. Artık insanlar fedakarlıklarının karşılığını isteyeceklerdir.
Kimi daha iyi yerlere atanmak, kimi iyi bir ihale kazanmak, kimi siyasette destek peşinde koşacaktır. Kalpten kalbe inancı sürdürmekte zorlanmalar dönemine girilecektir. Hele, Allah gecinden versin, Gülensonrasında durum çok daha zorlaşacaktır.
Bu tehlikeleri aşmanın tek yolu gizemden çıkmak, perdeleri biraz daha aralamak ve şeffaflaşmaktır. Hemen “Söylemesi kolay, yapması zor” diyenleri duyar gibiyim.
Ancak başka çıkışları yok...
Dünkü yazımda altını çizdiğim bir olasılığı tekrarlayayım:
Dünkü yoldaşlarınız, bugün sizleri baş tacı eden siyasiler, yarın işler ters dönerse, Gülenci avı başlatırlarsa hiç şaşmayın. Bu tuzaktan ancak gizli örgüt havası dağıtılırsa kurtulunur...
Alıntı: Posta Gazetesi

1- Umutsuz Olma!
Haklı olduğun sürece güçlü olduğunu unutma!

2- Ne dün yaşadıklarını unut, nede bugün kurduğun hayallerinden vazgeç!
Çünkü düşlediğin her şey umudun ötesinde, gerçeğin kıyısında...

3- Otokratik Klik, yoğun bir şekilde uluslararası hukuk çalışıyor!
Kim kimi satacağını kestirmek biraz zor olsa da, birbirlerini satacaklar!

4- Lahey'e Adana üstü gitmek istemeyenlerin telaşı sizce fazlaca değil mi?

5- Can Dündar ve Erdem Gül'ün tutuklanması Lahey sürecini tıkayan yeni bir taktik olduğunu tüm
Dünya biliyor!

6- Öncelikle kavram kargaşasına son verelim!
Uluslararası Ceza Mahkemesi ile Uluslararası Adalet Divanı farklı şeylerdir!

7- Uluslararası Ceza Mahkemesi - UÇM'de kişiler, insanlığa karşı işlediği savaş, tecavüz, cinayet ve saldırı suçundan yargılanırlar!
Devletler değil!

8- Uluslararası Adalet Divanı'nda ise kişiler değil devletler yargılanır!
İkisi farklı kurumlar, ikisi farklı yapılardır!

9- Türkiye UÇM'ye taraf değildir! 1998 sayılı Roma Statüsünü imzalamamıştır!
Bu yüzden UÇM'de yargılanamaz diyenler çoğalmıştır!

10- UÇM'nin bugüne kadar yaptığı yargılamalara bakarsanız, üye olmayan imzalamayan devletlerin yöneticilerini yargılanmıştır!

11- Suriye'nin Guta Şehrinde 2013 Ağustos'un da kullanılan kimyasal sarin gazı saldırıları sonucu, savaş hukuku ihlal edilmişti!

12- Türkiye ve selefi teröristler Suriye'yi suçlarken, Suriye tarafı ise ayrılıkçı terör örgütlerini suçlamış, BM'yi göreve çağırmıştı!

13- BM Uluslararası Kimyasal Silah Komisyonu incelemelerini yapmış, Sarin Gazı'nın kullanıldığını tespit etmişti!
Suç böylece sabitlendi!

14- Aralık 2013'de ise Suriye, Uluslararası Adalet Divanı'na başvurarak, Türkiye'nin hukuk tanımazlığını Lahey'e taşıdı!

15- Suriye'nin elindeki en büyük delil, 2013 yılında Adana'da yakalanan Sarin Gazları ve sonrası salınan teröristlerdi!

16- Suriye, UÇM Üyesi olmamasına rağmen, "Ad Hoc" denilen "Geçici" mahkeme talebinde bulundu!
Türkiye, taraf değilim diye ciddiye almadı!

17- İşte Adana'da yakalanan Sarin kimyasalları'nın listesini ve akıbetini 7 Ağustos'ta sizlerle paylaşmıştım!

18- Peki ne oldu da, üstü kapatılan dava, teröristleri yurt dışına kaçırılan dava birden yeniden "Mevcut Yargı" tarafından açıldı?

19- Hani Lahey'de sizler yargılanamıyordunuz?
Bu korku neden ki, tekrar bu davayı açtınız, Can Dündar ve Erdem Gül'ü tutukladınız?
Oyun büyük!

20- Türkiye, Suriye'nin UÇM başvurusunu yetkisizlik kararı çıkacak diye ciddiye almadı!
Fransa saldırısı, G-20 sonun yaklaştığına işaretti!

21- Dünya'da IŞİD ve Selefi Terör Karşıtı cephe yükselince, ilk kurban Adana Yargısı oldu!
19 Kasım 2015'de dava yeniden başladı!

22- BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyeleri, Çin, Rusya, Fransa ve İngiltere, IŞİD- TR arasında ilişki olduğunu dillendirmesi, telaşın sebebiydi!

23- UÇM Süreci için BM-GK kararı şartıyla yargılanacağını düşünenlerin tek güvencesi ABD'ydi!
Oysa ABD, UÇM tarafı değildi!

24- Bu yüzden BM-GK aracılığıyla UÇM'ye sevk edilme korkusu oluştu!
ABD, çekimser kalacağını OTOKRATLARA iletti!

25- Bu yüzden bu yargılamanın önüne geçmek için tek şart, yerel yargının işlevsel olmasıydı!
Yani Roma Sözleşmesi Tamamlayıcılık İlkesi!

26- UÇM, ulusal hukuk sürecine saygı gösterir, süren ulusal yargı davalarında yargılama yetkisine sahip değildir!

27- Bu geçici bir çözüm! Zira teröristler kaçtı, yargılama olmayacak! Türkiye bu dava ile ABD seçimlerine kadar oyalanamaz!
Kurban lazım!

28- Bu yüzden çok yakında MKE ve Çukurova Üniversitesi içinden tutuklamalar gerçekleşecek!
Biz yapmadık bunlar yaptı diye yargılayacaklar!

29- Türk Yargı tarihinin en hızlı ilerleyen davalarına şahit olacağız!
Makine Kimya Enstitüsü çok yakında PARALEL ilan edilecek!

30- Sarin Gazcı teröristler Çukurova Üniversitesi ile işbirliği kayıtlara geçtiğinden burada da tutuklamalar yaşanacak!

31- Böylece UÇM Savcıları "Tamamlayıcılık İlkesi" yüzünden Türkiye'deki davayı izleyecekler planını devreye soktular!

32- Sormazlar mı, senin yargın Sarin Gazı'na anti-freeze demişti, füze borularına da Serum!
Bu plan tutar mı sandınız ey OTOKRATLAR?

33- Adalet gecikebilir ama yanılmaz!
Suriye, Sarin Davası bittikten sonra UÇM'ye başvurdu!
Yani senin belgelerinle!

34- Mızıkçı çocuklar gibi o sayılmaz, yeniden yargılıyorum demek, Dünya ile dalga geçmek sansan da kimse bu oyunu yemeyecek!

35- Sen Sarin Gazı Davasını 3 MKE mühendisine, 2 ÇÜ Akademisyenine ve bir kaç kişiye ait desende, dava kapatıldığı gün senindi!

36- UÇM, "Ad Hoc" kararı almadan BM-GK'dan karar çıkar mı korkusuyla, Otokratlar Rus Jetini düşürdü!


37- Rusya ile hasım ol, ABD ile dost ol ki, BM-GK'da ABD senin lehine veto hakkını kullansın!
O da ters tepti!

38- UÇM için Suriye'nin Sarin Gazı kozu varsa, Rusya'nın IŞİD kozu var!
Petrol ve Silah ticareti!
Peki bunun için önlem ne?

39- MİT Tırları davası yeniden "Tamamlayıcılık İlkesi" gereği açılması için bir neden gerek!
C. Dündar ve E. Gül bunun için tutuklandı!

40- Üstüne de 3 subay ile, göz kulak Lahey'den gelecek haberde!
Eğer Sarin Davası'ndan "Ad Hoc" çıkmazsa, Dündar ve Gül serbest kalacak!

41- Bunun için 18 Aralık'a kadar TSK içinde bir tutuklama dalgası ile dava yeni şekil kazanacak!
Dündar ve Gül ay sonunda salıverilecek!

42- Tarih tekerrürden ibaret!
Kadim dost(!) Tecavüzcü El-Beşiri'yi hatırlayan var mı?

43- Beşiri dava açıldı tanımadı, tutuklama kararı çıktı tanımadı, sonunda kendisini de ülkesini de yaktı!
Görevi başında yargılanıyor!

44- OTOKRATLAR, Lahey korkusu yüzünden Rusya ile savaşı göze alacak kadar pervasızlar!

45- Bu işin sonu nereye mi gider?
Otokratlar satılacak son kişinin "SARAYLI" olduğuna karar verene dek sürer!

46- Kandırıldım, Satıldım desende ne fayda,
Seni harcayanlar, senin yol arkadaşların...

( Bu makale 07 Aralık 2015 tarihinde saat 00:05 ile 01:47 arasında @gokhanozbek adlı twitter hesabından atılan sıralı 46 tweetin birleştirilmesinden oluşturulmuştur. )

3 Aralık 2015 Perşembe

'Veli Küçük bana işkence yaptı'


O defter açılıyor: Murat Belge'nin Ziverbey'deki zor anları...



20 gün kaldım Ziverbey Köşkü’nün bir işkence odasında. Gözlerimin açık olduğu anlardan Veli Küçük’ün yüzünü hatırlıyorum. Sivil giyimliydi. Aslında önemli olan Veli Küçük değil, önemli olan örgütün devamlılığı.
SAFİLE USUL'un röportajı

Murat Belge Taraf Gazetesi’nde yazıyor. 1943 İstanbul doğumlu, Türk solunun en eskilerinden, İngiliz Dili ve Edebiyatı Profesörü, Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi, İstanbul uzmanı, çok iyi bir İstanbul rehberi.
Babası merhum  Burhan Belge Demokrat Parti milletvekillerinden.
Belge çok iyi bir entelektüel ve eski İstanbul, Türk ve Osmanlı kültüründen yoğun bir birikimin de sahibi.
O kadar ki, onu ilk tanıdığımda; bir Erivan uçağında bana ismimin Arapça’nın hangi seslisi ile başladığını anlatmıştı. Sağ ve muhafazakar siyasi kültürden bir ailenin solcu çocuğu. Onunla konuşurken onun hem bu aileden miras yönünü hem de kendi bireysel solculuğunu izleyebiliyorsunuz.
Onu son olarak bir sempozyum vesilesi ile benim de gittiğim Erivan’da görmüştüm. Hrant Dink de oradaydı, 2005 nisanıydı.İkisini de ilk kez orada tanımıştım. Belge’ye dair aklımda kalan en çarpıcı sahne, bir Ermeni onun kafasından aşağı bir bardak şarabı boca ettiğinde, ki ben de aynı masadaydım,  hiçbir tepki vermemesiydi. Tepkisizliğindeki insani mütevazilik ve masumiyet beni etkilemişti.
Anlamış olmalısınız ki, Murat Belge benim değer verdiğim ve sevdiğim bir insan.
Ama bazı siyasi konularda farklı düşünüyoruz. Hatta, bu konularda tam zıt konumlardayız nerdeyse. Şimdi, ama, ben aradan çekiliyorum, Ergenekon eksenli sorular ve cevaplar geliyor ve sizi bilhassa da röportajın sonundaki sürprize davet ediyorum.

Teybi açıyorum.
VELİ KÜÇÜK ZİVERBEY KÖŞKÜNDE BANA İŞKENCE YAPTI
-Yaklaşık son iki senedir Hükümet-devlet krizli bir gündem hakim Türkiye’ye.  Bu kapsamda bir de Ergenekon soruşturması ortaya çıktı. Bu olay belli bir ivme aldı ve siyasal şifreleri olan bir konuya dönüştü. Sizce Ergenekon’un siyasal şifresi nedir? 
Ergenekon dünya değişirken, değişen dünyada Türkiye değişmemeye çalışırken ortaya çıktı. Biraz geçmişten gelen, biraz koşullara intibak eden özellikleri var. Bir bakıma Ergenekon gibi bir örgütün ana çatısı, ideolojisi İttihat Terakki’nin örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’dan beri var diyebiliriz. Cumhuriyet’ten sonra Kıbrıs ekseninde kurulan TNT, Soğuk savaş yıllarında Amerika ile birlikte ortaya çıkan yapılar. Bunlar silinip ortadan kalkan şeyler değil, duruma göre aynı özü devam ettiren yapılar. 70’lerde Kontrgerilla var. Çok adı geçen Veli Küçük mesela. Ben onun yüzünü hatırlar gibiyim.
-Veli Küçük’ün yüzünü nerden hatırlıyorsunuz? Hangi sene ve nerede?
1972 senesinden. Ziverbey’de, işkence odasında. Gözlerimiz her zaman kapalı değildi. Bir 20 gün kaldım Ziverbey Köşkü’nün bir işkence odasında. Gözlerimin açık olduğu anlardan Veli Küçük’ün yüzünü hatırlıyorum.  Sivil giyimliydi. Aslında önemli olan Veli Küçük değil, önemli olan örgütün devamlılığı.
ERGENEKON’UN ÖZÜ JİTEMDİR
-Ergenekon, yani, eskiden beri var olan bir yapının bugünkü hali mi? 
Evet. Ordu tabii tüm bu süreç içinde en merkezi yerde duruyor ama aynı zamanda asker için isithbarat, hani “intelligency” denen şey,  ki “intelligency” orta akıl demek, o yıllarda, yani 70’lerde MİT vardı ve MİT titreten, korkutan bir yapıydı. Fakat zamanla bu değişti, MİT böyle bir örgüt olmaktan çıktı. Kontrgerilla ve Gladyo ortaya atılıp, filli olarak işler yapmaya başlayınca MİT geri planda kaldı. Okumuş, yazmış adamların oturup yorum yaptıkları bir yer oldu. İşkencisiydi, provakasyonuydu, bunları öteki örgütler üstlenmeye başladılar. Derken bu Kürt meselesinin boyutları büyüyünce JİTEM’i kurma ihtiyacı doğdu. Ergenekon’un özü odur.

-Ergenekon’un özü JİTEM’dir dediniz? Bugünkü JİTEM mi?
Onu bilmem. Bugün epey bir temizlik yapmış olabilirler, onu bilemem. Ama adı geçen adamların çoğu üniformalı ve JİTEM’den geçmiş adamlar.
-Bu 80’li yılların JİTEM’i diyebilir miyiz?
Evet.
-90’lı yılların da diyebilir miyiz?
Evet, denir.  90’lı yıllarda daha faal hatta.
-2000’li yılların?
2000’li yıllarda da JİTEM diye bir şey var. Biraz Susurluk darbesi yemiş bir JİTEM ama devam ediyor bir şekilde. Onu diyorduk, bu Kürt meselesinden sonra, Avrupa Birliği konusu çıktı Türkiye’nin gündeminde. Bu durum devlet içinde de bölünme yarattı. Kurumlar kendi ortasından çatladı ve bölündü. Dolayısıyla Ordu ve devletin MİT gibi diğer istihbarat yapılarında da Avrupa’dan yana olan ve Avrupa’ya karşı olan şeklinde kanatlar oluştu. Ve, Ordu daha önce 12 Martta ve 12 Eylülde yaptığı gibi müdahaleler yapamaz hale geldi.

ERGENEKON SONRADAN AB KARŞITLIĞI TEMELİNDE ÖRGÜTLENDİ
-Ordu AB konusunda mı müdahale yapamadı?
Evet. Yani zaten yapacak olsa da bunu AB’ye karşı diye yapmaz, başka isimler ardında olur bu. Şimdi dolayısıyla, öteden beri derin devlet diye konuştuğumuz şey, enformel (resmi olmayan) bir şey. Onun mesela devlet içindeki hiyerarşiden daha farklı bir hiyerarşisi vardır ve çok daha kişiseldir. Bunların içinden işte, Ergenekon’un nüvesi gibi hareket eden bir grup çıktı. Bu niye oldu?  İşte, Ordu’nun, “Biz AB’ye karşıyız, ülkenin gündemini başka yöne çeviriyoruz” demesinden oldu. Türkiye’de demokrasiden karbondioksit gibi korkan insanlar var. Demokrasi olursa, soluduğu karbondioksit onu öldürecek. Bunlar yani AB’yi ne olursa olsun durdurmak zorunda. Artık darbe de yapılamıyor.
-Ergenekon  AB karşıtlığı temelinde mi örgütlendi yani?
Evet.

-Ergenekon’un özü JİTEM demiştiniz ama JİTEM kurulduğunda AB olayı yoktu 
Sonradan bu eksene dönüştü. İlk zamanlar soğuk savaş yılları, Sovyet karşıtlığı, Kürt meselesi  vs. vardı, bu sonradan AB ve demokrasi konusuna döndü.

-Ben size şöyle desem, 80’li, 90’lı yıllarda, Susurluk zamanında birtakım böyle hareket eden adamlar vardı, ama zaman içinde bu tür adamlar bizzat devlet kurumları tarafından tasfiye edildi, ne dersiniz? 
Mesela Veli Küçük Ordu içinde muteber birisi değildi Yani, Veli Küçük adı çıktı, her türlü kepazelik şüphesi çıktı, Meclis’ten çağırdılar, gidip, ifade vermedi. Ordu’da muteber değil ama herhalde bir yerlerde muteber ki böyle bir güce sahip.

-Bir nokta daha. TSK’nın son 5-6 yıllık komuta kademesi. Özkök, Büyükanıt, Başbuğ. Bunları da AB karşıtlığı içinde telakki ediyor musunuz? 
Hilmi Özkök değil ama diğerleri evet.
HÜKÜMET İÇİN LAİKLİK ERGENEKON’DA TALİ BİR MESELE
-Ergenekon soruşturması iki sene önce açıldı. Hükümetin de Ordu ile bir laiklik ihtilafı var. Ergenekon bu ihtilafın içinde nereye oturuyor? 
Şimdi önemli olan mesele herhangi bir ideolojiden ziyade TSK’nın elindeki iktidarı bırakmak istememesi. Dolayısıyla AKP değil, bilmem ne partisi de olsa, mesela sol bir parti olsa, “Türkiye’yi tehdit eden sol”  diyecekler.
-Hükümet bu soruşturmayı siyasi olarak çok sahiplendi. Bunun arkasında laiklik ihtilafı nedeniyle Ordu’yu zayıflatma güdüsü olamaz mı? 
Laiklik olur, olmaz, bunlar hep tali meseleler. Esas olan şu ki, Hükümetin gırtlağına basılıyor. Gırtlağına basılınca, acaba laik midir, değil midir, diye bakacak hali yok.

-Ordu hangi konuda basıyor Hükümet’in gırtlağına? 
AB, Kıbrıs. Kıbrıs’ta tam müzakere oluyor, asker o kapıyı açamazsın diyor. Yine Kıbrıs’ta toplantılarda hakaretamiz laflar ediliyor. Gece yarısı muhtırası veriliyor. Özünde, sözünde Cumhurbaşkanı mesajları veriliyor. 367 çıkıyor ortaya. Konuşma yapılıyor, “Postmodern tabakalar” deniyor, kastedilen AKP. (Orgenera Işık Koşaner’in son konuşması-SU)
-Ordu AB’ye karşı, o nedenle AKP’nin gırtlağına basıyor dediniz. Şöyle desem. 2 Ağustos 2001’de Meclis gelmiş geçmiş en radikal AB’ye uyum yasalarını geçirdi, o zaman AKP’nin esamesi bile yoktu. Ordu o zaman neden AB karşıtlığı yapmadı?
Ordu yekvücut değil ki. Değişik görüşler var. AB’ye katılımı destekleyenler de var. Özkök mesela AB yanlısıydı. Hem o tarihte henüz toparlanamamıştı Ergenekoncu güçler. Cumhuriyet mitingleri vs. den, belli bir süreçten sonra toparlandılar.
ŞERİAT GELMEZ, ORDU GÜVENCEDİR
-Ergenekon dışında, Hükümet sizce Türkiye’yi nasıl taşıyacak. Kendi doğal mecrası içinde Türkiye’yi nereye taşır sizce? Bir birey, bir entellektüel  olarak güvende hissediyor musunuz kendinizi?
MSP ve Refah fazla oy alamadılar ama AKP önce yüzde 30 civarı ardında da yüzde 47 oy aldı. AKP başından beri topluma, “Ben şeriata karşıyım, bu işlerle işim yok” dedi. İktidarı boyunca da bu mesajın yalan olduğunu gösterecek bir şey yapmadı. Takiyye yapıyor dense de sürekli, bu böyle. Önce şunu sormak lazım. Halk neden Refah ve Selamet çizgisine oy vermedi de, AKP’ye verdi? AKP bu farkı anlar bence ve buna dikkat eder diye düşünüyorum. Şeriat gibi bir tehlike görmüyorum. Tabii, bu kadar oy aldık, iktidara geldik diye bunun hazımsızlığını yaşayanlar da olacaktır. Mesela şu Keçiören hadisesi.  İnsan görüntülerini görmese inanmaz. Ve, bu görüntülerin ortaya çıkmasına rağmen hala oradaki belediye başkanı, “Yok, sopayı elinden aldı” gibi şeyler anlatabiliyor. Böyle şeyler oluyor. Şu da olur. Başörtüsü yasağı kalksa bir dönem başını örtenlerin sayısı artar ama bir müddet sonra bu normale döner. Ama devamlı yasaklarla bu sorunlar ebediyen var olur.

-Peki, Keçiören’deki gibi olaylar neye dönüşür zamanla? 
Zorbalıklar olur, olabilir, uzun boylu bir dirençle karşılaşmadan sultalarını kurabilirler de. Ama ben Türkiye’ye güveniyorum.  Ben bu tartışmayı Malezya’da, Mısır’da, Cezayir’de yapmıyorum. Oralarda olsam bu söylediklerimi söylemem. Ama Türkiye’ye güveniyorum. Türkiye’de hiç kimse şeriat getiremez. Mesela İran filan da değil Türkiye. Türkiye, beğenmediğimiz yönleri olabilir ama ne  İrandır, ne de Malezya filan. Ne burjuvazisi benzer ne de tüm eleştirilerime rağmen Türk Ordusu benzer bu diğer ülkelerin ordularına. Türk Ordusu ve burjuvazisi omurgası olan kurumlardır. Laikliği korur. Bu ülkeye Ayetullahlar filan gelemez. Malı alıp, götüremez. Koskoca bir toplum bu.

-Bir şey daha. AB, tarihsel, zihinsel vs. bazı temellere dayanır. AKP ise, zina yasası filan gibi şeyler savundu iktidarı boyunca. Zihinsel çapı yeterli görünmüyor yani. Bu zihniyetle bu koca gemi AB yolunu nasıl bulur? 
Avrupa’da ortak akıl vardır. Bir ülkenin yapamadığını, ortak akıl halleder. Bu ortak akıl tüm Avrupa’yı kapsar. Mesela Litvanya’daki, Belçika’daki, ordaki,  burdaki akıl eksikliğini bu ortak akıl çözer.

ŞU ANDA AKP DIŞINDA ALTERNATİF YOK
-Türkiye’de güvendiğiniz, ülkenizi emanet edeceğiniz bir iki siyasetçi adı verebilir misiniz? Yaşayan. 
Yaşayan? …………

-Yaşayanlardan güvendiğiniz yoksa ölmüşlerden söz edin? 
Bülent Ecevit. Mesela o yolsuzluk yapmazdı asla. Ama solculuğuna güvenmem Ecevit’in. Mevcutlar içindekilerden,  yine AKP yönetsin diyorum şu anda. Başka alternatif yok çünkü.

-Bir başka konu. Bazı aydınlar devlet severdir, bazıları devleti sevmez. Neden? 
Devleti sevene aydın demem ben. Devlet, “Ben seni zorla düzene sokacağım” der. Devlet bir zorbalık kurumudur. Ama tabii, devletsiz yaşanabilecek bir zaman yok henüz.

-Sizin devletle ilişkileriniz iyi değil. Ailenizde nasıldı devletle ilişkiler? 
Babam kapitalistlerin devletteki temsilcisiydi. Devlet onu 4 sene yatırdı hapishanede. Ben komünisttim, ben iki senede çıktım.

-Siz küçükken ailenizde devlet sevilir miydi? 
Sevilmezdi. Zaten devletten korkulur biliyorsunuz ailelerde.

-Dedelerde filan, asılan vs. dede var mı ailenin geçmişinde? 
Baba tarafından dedelerde hapis ve sürgün çok.

-Devletteki görevleri? 
Memur filan.

AKP’NİN İSTANBUL MODELİ DUBAİ
-İstanbul’u sorayım. İstanbul nasıl gidiyor?
Belediye AKP’nin elinde, tabii mali imkanlar var şimdi. Ulaşımda, suda başarı var. Ben eskiden küvete su doldurur, günlerce o suyla idare ederdim. Şimdi öyle değil. Önceden bir tercihli yol projesi vardı sadece, şimdi toplu taşıma anlamında çok sayıda proje var. Eskiye nazaran daha iyi.
-Peki, estetik gelişimi nasıl İstanbul’da?
Estetik iyi değil. Su, ulaşım, tamam da.  Estetik denince heyecanım kalmıyor. Estetikte,  korkarım, Dubai filan gibi ideel bir model var.
-Dubai ideel modeli nasıl bir şey?
Deniz dalgası biçiminde bilmem ne oteli, Arabistan’ın ortasında kayak yapılan yapay bilmemne oteli, yapay, arasından kanallar geçen bir mahalle. Herşey yapay ve gösterişlilik ölçeklerinde yapılmış.